Tahıllar Neden Sağlıksız? (Evet Hepsi!) Paleoda Neden Tahıl Yok?

ekmegin_zararlari

Sağlıklı beslenme adına işlenmemiş gıdaları yememek birçok kişinin anlayabildiği bir nokta, “kilo vermek istiyorsan beyaz ekmek, pilav ve makarnayı keseceksin” tamam onu da anlıyoruz ama tam buğday, kinoa, yulaf, yulaf ezmesi, arpa, kahverengi pirinç, bulgur, darı, mısır, mısır patlağı, çavdar, kraker, tam tahıl yarı tahıl sağlıklı olduğuna inandığınız tüm tahıl çeşitleri… Peki bunlar nasıl sağlıksız? Hem de diyetisyenler (çok şükür hepsi değil), basın ve devlet hala sağlıklı diye duyuruyorken.

İnsanlık tarihinin %97’si boyunca hiçbir öğünün parçası olmayan tahıllar bugün Türkiye Sağlık Bakanlığı tarafından günde 3-7 porsiyon, USDA (Amerika Birleşik Devletleri Tarım Bakanlığı) tarafından 6-11 porsiyon tavsiye ediliyor.

Şimdi hikayeye tabii ki yine avcı toplayıcı atalarımızdan başlayacağız. Öncelikle yedikleri et hariç diğer besinler ancak doğada yetişiyorsa, o günkü “toplayıcılık” görevlerinde karşılarına çıkıyorsa yediklerini biliyoruz. Yani orda burda çıkan bir kaç vahşi buğday yiyebilirler ama bu asla her gün her öğün yedikleri bir şey değildi. Kahvaltıda simit-poğaça-tost, öğlen dürüm döner, akşam makarna pizza yemiyorlardı. 

Buğday

Özellikle buğdayın nasıl dünyada en çok tüketilen besinlerden biri haline geldiğini anlamak için biraz kapitalizmin çarklarına da kafa yormak gerekiyor. “Sağlıklı”dan ziyade “karlı” bir besin olduğu için insanlık tarihindeki yükselişini ve her gün sofralarımızda nasıl olmazsa olmaz haline geldiğini anlamalıyız.

bugday

Buğday, mısır ve pirinçten sonra dünyadaki en yaygın 3. ekin. Yaklaşık 9000 yıllık bir geçmişi var. Ama Türkiye coğrafyasında bizim sofralarımıza tartışmasız en hakim olan. Tane formunda yıllarca saklanabilmesi, kolay taşınabilmesi ve birçok yiyeceğe dönüştürülebilmesi tarihi popülaritesinin en önemli sebepleri. Bugün ise aylarca paketinde bozulmadan durabilen, raf ömrü uzun, kilometrelerce öteye sevk edilebilir yapısıyla yemek endüstrisinin baş tacı.

Şu son yüz yıllık döneme bile baktığımızda buğday üretimi için yapılan yatırımlar inanılmaz. Mesela Amerika’da ilk böcek ilaçlanmasına izin verilen ekinlerden birisi buğday.

Ayrıca  modern tarım ve en fazla verim hedefi ile bugün yediğimiz unlu gıdaların atalarımızın yediği ve genetik kodlarımızın bildiği buğdayla pek alakası yok. Modern buğdaydaki glüten oranı biyolojik manipulasyon ile (tam olarak genetik bir değişim değil bu) protein kaynağının yaklaşık %80’inini oluşturmaktadır, evet daha kabarık kekler pofidik börekler için küçük bir fedakarlık. Ve bu durum tabii ki daha fazla glüten intoleransı olan gelecek nesiller demek. Ve fırsatları kaçırmayan yemek endüstrisi bu sefer karşımıza neyle çıkıyor bilin bakalım: “Glütensiz” yemekler! Daha fazla işlem görmüş abur cuburlar!

Ve daha acısı buğday yemeyi kestiğinizde 1-2 hafta boyunca yoksunluk belirtileri gösterebilirsiniz.Çünkü glütenin bileşenlerinden gliadin bildiğiniz afyon benzeri bir kimyasal salgılatır. Ve ne kadar spekülatif veya gerçek emin değilim ama bunun 1970’ler öncesine kadar unda yer almadığı, ve mühendislik çalışmaları sonucu dahil edildiği iddia ediliyor. Her koşulda birisi size ekmek – makarna bağımlılığından bahsettiğinde bunu abartmak için söylemiyor, gerçekten söz konusu.

Glüten

Mevzu bahis tahıl olunca, glüten hakkında en çok yazılan çizilen, artık bir farkındalığa sahip, “glütensiz” besinlerle çarkların da bir parçası olmuş olan. Glüten buğday, çavdar ve arpada bulunan, bir protein (mısır ve pirinç de glüten yok ama yerine daha az sorun çıkaran farklı proteinler var). Glüten, ekmeğin fermantasyon sırasında kabarmasını sağlayan karbondioksit gazını tutar. Bugün ise bazı biyolojik işlemler sonucu buğdayın protein yapısının %80’inini oluşturuyor. Kısaca bugünkü buğday, tarih öncesi buğdayın 2-3 katı glüten içeriyor.

Toplumun yaklaşık %1’inde Çölyak hastalığı var, glütenin neden olduğu bağışıklık sistemi hastalığı. Ama Çölyak olmamanız glütenle mutlu mesut bir ilişkiniz olduğu anlamına gelmiyor. Stephan Guyenet’in paylaştığı bir çalışmaya göre çölyak hastası olmayan insanların %29’unun dışkısında anti-gliadin IgA testi pozitif (Çölyak teşhisinde kullanılan bir test). Bağırsağın anti-gliadin IgA üretmesinin tek nedeni ise vücudumuzun glüteni bir tehdit olarak algılaması ve saldırıya hazır beklemesi.

Yulaf

Yulafta glüten yok, bu yüzden biraz daha masum bir algısı var. Kahvaltı gevrekleri, granola ve diğer tüm kurabiye vb tarifler için çok çekici bir alternatif gibi gözükebilir. Düşük kalorisi ile de diyetisyenlerin de en sevdiği besinlerdendir. Ama yulaf da sindirimi çok zor proteinler içerir ve bağırsak rahatsızlığı ve otoimmün hastalıklar için potansiyel oluşturur diyor Robb Wolf.

yulaf

Kişisel olarak en zorlandığım nokta yulaf! Bunca yıldır diyet endüstrisine kendini kaptırmış bir ruh olarak okuyorum anlıyorum ama hala bilinçaltım yulafı masum algılıyor. Buğday ve türevlerini evimden çıkaralı uzun zaman oldu, ama yulafta çok zorlanıyorum. O yüzden özellikle tahılların sağlıklı versiyonlarına bel bağlamışlar için bu bilgilerin ne kadar şok edici ve kabullenmesi zor olduğunu tahmin edebiliyorum.

Kinoa

Kinoa yeni “harika” besinlerinden bir tanesi. Her dönem böyle bir pazarlama harikası çıkıyor galiba. Evet tahıl değil, bir çeşit tohum. Bu yüzden tahıllardan tam kopamayanlar için belki daha az zararlı bir alternatif. Ama tahılların sebep olduğu bütün sorunları taşıma potansiyeli var. Paleoda tavsiye edilen kinoa tüketimi, yine her gri bölgedeki besinde olduğu gibi kendi vücüdunuzu gözlemleyip karar vermeniz yönünde. Ama çoğu insanın da kinoayı da diğer tahıllar gibi sindiremediğini unutmamalısınız. Bu arada tabii yüksek karbonhidrat içerdiğini göz önünde bulundurup yağ yakmak mı karbonhidrat yakmak mı istediğinize karar vermelisiniz.

tahıl

Şimdi tahılların yaşadıkları biyolojik değişim dışında, teknik olarak neden kötü adamlar olduğuna gelelim.

Lektin

Lektini anlamak için biraz evrim çerçevesinden bakmak lazım. Bir bakıma dalından koparılıp tüketildikten sonra ömrü sona eren tahılların geliştirdiği bir savunma mekanizmasıdır. Bunlar türlerini devam ettirmek için bazı moleküllere yapışan ve “tanınma” rolünü kapan proteinler. Bunların en çok araştırılan ve en tehlikelilerinden bir tanesi WGA (BRA-Buğday Ruşeymi Aglutinin). Peki ne yapar bu lektinler;

  1. Normal sindirim işleminde parçalanmaz, büyük protein parçaları olarak bağırsakta kalırlar
  2. Bağırsak reseptörlerine yapışıp bağırsak duvarından bütün olarak geçmeye ve taşıma moleküllerini kandırmaya çalışırlar
  3. Bu büyük protein parçacıkları vücut tarafından bakteri veya virüs olarak görülebilir ve bağışıklık sistemi saldırmak için bir antikor üretir. Ve bu proteinler vücudumuzu oluşturan proteinlere çok benzediği için vücut WGA’lara saldırırken aslında kendi hücrelerine saldırır. Size de otoimmün hastalıklar için ideal bir ortam oluşturuyormuş gibi geldi mi?! 

Küçükken “bir varmış bir yokmuş” diye insan vücüdunu gösteren bir çizgi film vardı. Lektinleri anlamaya çalışırken hep orada kılık değiştirip içeri sızmaya çalışan yabancı hücreler aklıma geliyor :)

Fitat

Fitatlar tahıllarda bulunan bir antibesindir. Bu madde metal iyonlarına (çinko, magnezyum, demir, kalsiyum ve bakır gibi) bağlanarak tahılların büyümesini sağlar. Biz tahılları tükettiğimizde fitatlar hala aktiftir ve metal iyonlarına bağlıdır. Bu da aldığımız bütün kalsiyum, magnezyum, demir ve çinkonun vücudumuz tarafından emilememesine sebep olur. Evet alınan bütün o vitaminler tahıl tükettikçe vücuda fayda sağlamıyor. Bir de ekmeklerin mineralli vitaminli çeşitleri var ya, ne yaman çelişki değil mi?

Alternatifler

Eğer kurabiyelerden ekmeklerden kopamıyor ve bir alternatif arıyorsanız paleo diyetinde tercihiniz tam buğday, karabuğday veya başka bir tahıl çeşidi olmamalı.

Badem veya hindistan cevizi unu kullanabilirsiniz. Paleoya uygun bu unları kullanan birçok havalı ve lezzetli tarif var. Kilo vermek gibi bir arayışınız yoksa dükkan sizin, ama paleo ile biraz da kilo vermek istiyorsanız bu tariflere çok kapılmadan biraz basitçe sebze-meyve-et takılmak daha başarılı sonuçlar veriyor. Küçük bir tavsiye olsun bu da ;)

Bir sonraki yazıda özellikle vejetaryanlar için önemli bir protein kaynağı olan baklagillerin neden paleo olmadığını anlatmaya çalışacağım.

Bu konuda daha detaylı ve farklı kaynaklara bakmak isterseniz:

Rafinera Diyet Yemekleri Deneyimim

rafinera_diyet_yemek

Ortalama 40-45 gün Rafinera’yı deneyimlemiş biri olarak bu yazıyı yazmak uzun süredir aklımdaydı. Öncelikle paleo diye geldik Rafinera nerden çıktı diyeceklere kısa bir açıklama yapayım. Paleoyu “kilo vermek için ne yapmalıyım” diye araştırırken keşfetmiştim ama kilo verememeye başlayınca acaba paleo benim için en iyisi değil mi, paleo diyeti ile kilo veremiyor muyum diye düşünüp bir süre bir diyetisyenle görüşmüş ve sonra da Rafinera’yı denemiştim. Şimdi için ise benim olayımın “paleo mu değil mi“den ziyade psikoloji ile ilgili olduğunu anlayıp kürkçü dükkanına dönerek yine paleo ile yoluma devam ediyorum. Sadece kilo verme süreci için bazı noktalara dikkat ediyorum ki bunlara da yakın zamanda başka bir yazıda değineceğim.

rafinera_paket

Gelelim Rafinera’ya. Öncelikle ben Türkiye’de böyle girişimlerin olmasına çok seviniyorum. Sağlıklı beslenmek isteyen insanlara alternatiflerin sunulması çok güzel, benzer başka oluşumlarda görüyorum ve gerçekten destekliyorum. Daha da iyiye gideceğine inanıyorum. rafinera

İlk önce Rafinera’nın nasıl çalıştığından ve benim nasıl tanıştığımdan bahsedeyim. Yoğun çalıştığım bir dönemde, her gün, her öğün yemek hazırlamayı bırakın ne yiyeceğimi düşünmekten bile yorulmuştum. O günlerde bir telefon geldi, birkaç yıl önce görüştüğüm bir diyetisyen “diyemse” isimli yeni bir diyet yemek girişimi için danışmanlık yapıyormuş ve bana 3 günlük deneme paketi gönderebileceklerini söylediler. Ancak organizasyonları daha çok yeni olduğu için biraz beklemem gerekiyordu. Ama kafamda “tam ihtiyacım olan” ampülleri yandığı için piyasada hali hazırda bu işi yapanları araştırıp organizasyon kısmı en oturmuş gözüken Rafinera’yı denemeye karar verdim. Müşteri Hizmetlerini aradım ve 10 günlük (yanlış hatırlamıyorsam %10 indirimli) deneme paketini aldım. Boyunuzu kilonuzu, yaşınızı cinsiyetiniz ve hareketlilik durumunuzu anlatarak birlikte size uygun günlük almanız gereken kalori değerini buluyorsunuz. 1100, 1500 ve 1900 kalorilik 3 paketleri bulunuyor. Benim 1300 kalori civarı almam gerektiği çıktı. Ama öyle bir paket olmadığı için ya 1100 kaloriyi tercih edip 200 kalorilik ekleme yapabileceğimi ya da 1500 kaloriyi tercih edip ara öğünlerden birisini çıkartabileceğimi söylediler. 1100 kaloriyi tercih ettim. Ama bu kısmı online olarak rafinera.com’dan kendiniz de yapabilirsiniz.
rafinera_kahvaltiAldığınız gün sayısına ve kaloriye göre, günlük ücretler değişiyor. 1100 kalori 1-29 gün arası aldığınızda günlük 41 lira, 30-89 gün aldığınızda günlük 39 lira gibi. Aşağıdaki tablodan ve buradan daha detaylı görebilirsiniz. Günleri istediğiniz gibi seçebiliyorsunuz ama en geç 2 gün önceden belirlemeniz lazım. Mesela Pazartesi günü Salı günü için sipariş veremiyorsunuz veya Salı günü olan siparişinizi iptal edemiyorsunuz.

rafinera_ücretleri

Peki paleoya göre beslenen birisi için Rafinera neden uygun değil? Çünkü Rafinera’da henüz farklı beslenme tiplerini destekleyen seçenekler yok. Bu da benim için en büyük eksi oldu. Bir besine alerjiniz olduğunda nasıl ele aldıklarını bilmiyorum, bu konu benim için gündeme gelmedi, ama buna dikkat edebilecek bir sistemleri var gibi de gelmedi.

rafinera_ara_ogun

Kilo verdim mi? Evet haftada 2-2,5 kilo verdim. Ama sonra kilo vermem durdu çünkü uymamaya yine kendimi sabote etmeye başladım. Bundan sonra da olaya ayarak işin beslenme tarafını değil psikolojik tarafını ele almam gerektiğini fark ettim ve kısıtlı bütçemi bu tarafa kaydırdım.

rafinera_yemek

Kısaca özetlersek;

Artıları:

  • Yoğun çalışan, yalnız yaşayan, yarım kilodan yaptığı yemeği 3 gün indirip bindiren birisi için iyi bir seçenek. Kahvaltı – öğlen – akşam ve 2 ara öğünde farklı yemekler yemek, farklı seçeneklere sahip olmak güzel 
  • Porsiyon kontrolünü öğrenmek için yine iyi bir opsiyon
  • Dışarıda yediğiniz bir öğüne göre fiyat olarak çok pahalı değil
  • Lezzet olarak iyi, ama çok gelişmiş bir damak tadım olmadığını eklemem lazım, her şeyi yiyenlerdenim.
  • Paketi istediğiniz günleri seçebilmeniz güzel, isterseniz sadece öğlen+akşam veya sabah+öğlen gibi birçok farklı opsiyon var.
  • Farklı adres seçenekleri ile İstanbul, Ankara ve Kocaeli içinde istediğiniz yere teslimat yapılıyor
  • Teslimat için saat aralığı seçebilmek güzel

Eksileri;

  • Kişiye özel bir beslenme sunmuyor, çok genel bir paketin parçası olduğunuzu hissediyorsunuz. Halbuki herkesin vücudu ve ihtiyaçları farklı. Dönemsel olarak bile bu ihtiyaçlarımız değişebiliyor.
  • Sadece kalori hesabı baz alınıyor. Karbonhidrat ve protein değerlerinin de dikkate alındığı söyleniyor ama bunlar yine “ortalama” düşünülerek yapılıyor. Daha az karbonhidrat gibi bir seçeneğiniz yok.
  • Glütensiz ve süt ürünsüz gibi, seçenekler yine yok.
  • Günde 5-6 öğün yemek kilo vermek için bir zorunluluk değil ve herkes için uygun olmadığı artık bilinen bir gerçek. Besleyici öğünlerle günde 2 öğünle mutlu mesut yaşayıp çok da güzel kilo verilebildiği artık biliniyor (ref. Karatay Diyeti).
  • Gelecek pakette sevmediğiniz bir yemek olup olmadığını bilmiyorsunuz. Gelen yemekten o gün sabaha karşı gönderilen maille haberdar oluyorsunuz.
  • Kullanılan malzemelerin kökenini bilmiyorsunuz. Dolaşan tavuk mu, organik domates mi bir fikriniz yok.
  • Dışarıda yemeğe göre kıyaslandığında fiyatı uygun olsa da, evde yemek pişirmeye göre tek kişi için aylık ortalama 1200 lira çok da uygun olmuyor.
  • Diyetisyenleri olduğu söyleniyor ama ne hikmetse o diyetisyenler hiç iletişime geçmiyor. Belki özellikle talep etmek gerekiyor.
  • Bazı yemekler damak tadınıza uymadığı halde, benim için yumurta öyleydi, bir alternatifini bulamamak iyi olmuyor.
  • Kötü bir CRM sistemi var, üye olduğunuz ve paketiniz olduğu halde, üye değilmişsiniz gibi mailler alabiliyorsunuz. Ve sizi bağlayıcı fırsatlar sunulmuyor. (bu kısımlar biraz profesyonel bakış açısından eleştiriler)
  • Yine online sistemleri ve siteleri çok başarılı değil. Bazen hesap sayfası Google Chrome’dan ve mobilden değil sadece Explorer’dan giriş yapmaya izin veriyor.

Atina Notları

acropolis

Birkaç hafta önce ucuz bilet bulunca bir de Schengen Vizesi konusunda en bonkör Yunanistan olunca 3 kız arkadaş hadi Atina’ya gidelim dedik. Tabii ki bu kadar spontane olmadı, hiç bir zaman bu kadar havalı olmadık :)

friendship

 dost

 Atina’ya zaten gidelim diye düşünüyorduk sadece zamanlamayı bilet fiyatları belirledi. Atina iyi hoş güzel,  ama bir İstanbul değil tabii ki… Bunu da gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorum çünkü Atinalılar da biliyor. Ama Türklere beklediğimizden çok daha sıcak yaklaşıyorlar. Türkçe konuştuğunuzda neredeyse herkes Türkçe olduğunu anlıyor ve hemen Türkiye veya İstanbulla ilgili hayatında ne varsa anlatmaya başlıyor.

Konaklama konusunda ben ilk defa  Airbnb’yi denedim, çok da memnun kaldım. Oldukça uygun bir fiyata Acropolis manzaralı çok hoş bir ev bulduk.

acropolis_airbnb

Gitmeden bir hafta önce gideceğimiz tarihin Ortodoks Paskalyasına denk geldiğini anladık, tabii ucuz biletlerin nedeni de ortaya çıktı böylece. Gerçekten çok önemsenen büyük bir bayrammış ve bizim için çok ilginç bir deneyim oldu. Cehaletime verin daha önce hiç tanık olmamıştım ama dinler farklı olsa da sanki her kilisede mevlüt okunuyormuş gibiydi, gerçekten bu kadar benzemesine çok şaşırdık.paskalya_ayini

Sonra sağolsun turistik birkaç şey aldığımız dükkandaki tatlı teyze bize biraz açıkladı. Ortodokslar için Paskalya öncesinde bir oruç süreleri varmış, et ve et ürünleri yenilmiyormuş. Sonra da her yerde, evlerde, dükkanlarda, kuzu çevirme yapılıyor. Gerçekten bütün şehir et kokusuna bürünüyor. Hatta bir motorda önde bir delikanlı arkada genç bir kadın ve kucağında pişirilmek üzere giden bütün kuzu da gördük.

kuzu_cevirme

Gece ayininden önce din görevlilerinin arkasında cemaat ile bir ayin alayı düzenleniyor, yüzlerce insan sokak sokak dolaşıyor. Bu alay geçerken eğer oturuyorsanız ayağa kalkmanız gerekiyormuş, biz bunu biraz geç fark ettiğimiz için bazı kötü bakışlara maruz kaldık.

Atina’da en çok hoşumuza giden şeylerden bir tanesi bir yerde masaya oturur oturmaz bir kahve bile içecek olsanız su getirilmesi. Evet bu su çeşme suyu çünkü çeşme suyu içilebiliyor. Ama oturduğumuz her yerdeki tasarım şişeleriyle Atina cafeleri gönlümüzü kazandı.

IMG_1795

IMG_1860

Neyse efendim, Cumartesi gece evimize dönerken ben sokakta kocaman tüy yumağı bir köpek gördüm. Tasması filan da olunca orada cafelerden birinin diye düşünüp sevmeye yeltendim. Bir iki başını okşadıktan sonra buncağız elimi kaptı. Baştan bir ayy dedim tam anlamadım da, sonra baktık ki kanıyor ve hatta kan boşalıyor.

Hemen ordaki dükkan sahipleri oturttu ve tütün getirdiler kanı bastırmak için. Ben de teşekkür filan ediyorken Alman bir turist  sakın sakın dedi, yarayı kapatma ve hemen hastaneye git. Sanırım orda bol su ve sabunla da yıka gibi bir şeyler de dedi ama biz anlayamadık. O sırada köpeğin sokak köpeği olduğunu da öğrendik. Neyse cafe sahibi abi hangi hastaneye gideceğimizi taksiciye anlattı ve hemen acilden giriş yaptık.

Doktor yıkadı filan ama tetanoz aşısını eczaneden almamız gerektiğini söyledi, kuduz aşısı gündeme bile gelmedi. Aşılar eczanede satılıyormuş, gidip alıyorsunuz ya eczacı yapıyor ya da doktora geri geliyorsunuz. Gecenin o saati eczaneler kapalı, nöbetçi eczaneler Yunan alfabesiyle yazıyor, hiçbir şey anlamıyoruz. Sonra hastaneye gelen birisinden yardım istedik, o da nöbetçi eczanelerin bile bu tatil döneminde 8-23 arası çalıştığını söyledi. Şok olduk tabii ki. Eve gidip artık sabah gideriz dedik.

Ertesi gün elim şişmiş ve renk değiştirmeye başlamıştı. Biraz tırstık ama zaten o gün İstanbul’a dönüyoruz. Ne kadar doktor veteriner arkadaş varsa hepsine sorduk, tetanozu bir an önce ol, İstanbul’a gelir gelmez de kuduz aşısını ol dediler. Neyse nöbetçi eczaneyi online bulup gittik. Meğersem aşıyı alabilmemiz için doktorun reçete yazması gerekiyormuş ve bizim acildeki doktor reçete filan yazmadı. Eczanedekiler en yakın hastaneyi soruyoruz hiçbir şey söylemiyorlar, yüzümüze bile bakmıyorlar hatta. İki dükkan ötedeki pastaneci bir teyze Yunanca, gerçekten Yunanca en yakın hastaneyi tarif etti. Tekrar hastaneye gittik, orası da dermatoloji hastanesiymiş, doktor halimize acıyıp aşıyı yazdı ama ben yapamam cerrahi bölüme giriş yapman lazım dedi.

Eczaneye gidip aşıyı aldık, eczacı da yapabilmesine rağmen aşıyı yapamam ben dedi. Oradan genel hastaneye gittik. Onların da tatil sebebiyle acili kapalıymış  (!) Kalakaldık. Gerçekten nasıl bir sistem anlayamadık. Acil tatil nedeniyle kapalı! O sırada gözümüze açık bir eczane çarptı. Eczacı sanırım dünyaya inmiş bir melekti. Durumu anlattık. Aşım da elimde, tamam ben yaparım dedi. Kadın aşıyı yaptı ve hiçbir ücret de almadı. Sonra İstanbul’a gelince gecenin 4’ünde o nöbetçi doktor ve hemşireye şükrederek hemen Haydarpaşa Numune’ye gidip kuduz aşısını yaptırdım. Turistik bir gezi planlarken Atina’da 5 hastane gezip, hep beraber Yunanistan sağlık sistemi hakkında fazlasıyla bilgi edindik.

acropolis

Bütün bu yaşananlardan çıkarılanlar;

  • Atina’da taksiler pahalı değil ama taksiciler gece tarifesi diye bir şey diyorlar ama yok öyle bir şey, tamamen taksicinin insafına kalmış, size de kakalamaya çalışırlarsa inanmayın.
  • Önünüzden ayin alayı geçerse saygısızlık yapmak istemiyorsanız ayağa kalkın.
  • Ülke, şehir, din bazında insanları etiketlemenin ne kadar anlamsız olduğunu, her milletten her dinden sadece insanın iyisinin ve kötüsünün olduğunu bir kez daha anladık (ilk eczacı vs. pastaneci)
  • Benzer bir durum yaşarsanız, doktorun reçete yazdığından emin olun ve aşınızı eczaneden alacağınızı bilin.
  • Eğer bir hayvan ısırırsa ilk müdahale bol su ve sabunla yıkamak dezenfekte etmek olmalıymış.
  • Hayvan ısırıklarına dikiş atılmıyormuş.
  • Hem kuduz hem tetanoz aşısı olmanız gerekiyormuş. Tetanoz 24 saat içerisinde, kuduz 72 saat içerisinde. Ama ısırılan yer beyne daha yakınsa kuduzu da olabildiğince erken olmakta fayda varmış.
  • Hayvanı takip etmek filan gerekiyor mu bilmiyorum, ben riske atmak istemedim. Türkiye’de de istisnasız bu soru sorulmadan her hayvan ısırığında kuduz aşısı yapılıyormuş.
  • İstanbul’da her hastanede kuduz aşısı yok, burada olan yerleri görebilirsiniz.
  • Ben ilk gün kuduz aşısı oldum ve popodan iki serum yapıldı. Derin olduğu ve zaman geçtiği için o serum yapılıyormuş. Toplam 4 kuduz aşısı olacağım. 3-4-7 gün aralıklarla.
  • Kuduz aşısı göbekten filan yapılmıyor, koldan pıt diye bitiyor.
  • Kuduz aşısı olduğunuz süre boyunca alkol yok!

Son Durumlar ve Paleo

paleo_degisim

Bir süredir paleo ile beslenmediğim için bloga yazma fikri de biraz iki yüzlüce geliyordu ama öyle ya da böyle burası benim blogum olduğuna göre içinden geçtiğim bu son süreci de paylaşmam gerektiğine karar verdim.

Kısaca özetleyecek olursam, geçen yıl kilo verme çabalarım sırasında paleoyu keşfetmiş, çok da sevmiştim. Hem bedenen hem de ruhen ve fikren bana çok iyi gelmişti. Kısa bir süre içerisinde de 112 kilodan 94-92 kilolara inmiştim. Bu süreçte de bu blogu oluşturmuştum.

degisim

Ancak gel gelelim ben sonuç almaya başladıkça bir paleoyu bozma durumları başladı. Tekrar 3-5 kilo aldım. Burada da bahsetmiştim acaba başka şeylere de bakmalı mıyım paleo benim için uygun değil mi diye. Sonra buna şans verme düşüncesiyle bir diyetisyenle online olarak görüşmeye başladım. İster paleo, ister dukan, ister karatay yap istersen de kalori say kilo vermek için ne yaparsan yap hepsiyle kilo verebiliyorsun ama önemli olan buna odaklanmak ve istikrarlı bir şekilde yapmak tezimizi bir kere daha doğruladık. Evet diyetisyenle de kilo verdim ama yine aynı kilolarda takılıp kaldım. Bu böyle iradesizlik, canınızın bir şeyi çok istemesi gibi değil. Bu gerçekten çok iğrenç bir his. Yoksa çıkıp arkadaşlarımla bir akşam yediğim keyifli yemeğin, içtiğim içkinin pişmanlığı değil. Bu evde tek başına oturup bir ömür yiyebileceğin yemeği 1 güne sıkıştırmaya çalışmak sonra kalanı üstüne katarak ertesi güne aktarmak sonra kusmak sonra ağlamak…

Neyse diyetisyenle de aynı kilolarda kalmak dikkatimi çekti sonra bir düşündüm evet ben 2012’den beri bu 95-90 aşamasını hiç geçememişim. Sonra olayın gerçekten de psikoloji ile yakın bir bağı olduğuna karar verip işin bu kısmına eğildim. Şimdilik buralarda çalışmalarımız devam ediyor, başka bir yazıda detaylı olarak anlatırım. Evet beslenme konusunda, paleo benim hayat boyu bir parçam olacak harika bir keşif oldu ama şu anda maddi manevi her şeyimle kilo vermeye odaklandım. Bunun için de elimden gelen her şeyi yapıyorum. Ve bu blogda bir süre paleo yerine bu sürecimi sizinle paylaşacağım. 

Bana Bir Koca Lazım(!)

dugun_pasta

Evden çalışmak özellikle kış günlerinde herkesin çok özendiği bir şey olsa da zamanının %90’ını yalnız geçirmek bazen can sıkıcı olabiliyor. Tamam gidip Urban Station veya Starbucks’ta çalışabilirim ama pijamalarımla yayıla yayıla çalışma lüksüm varken, kimse kusura bakmasın.

kedi_kopek
Neyse efendim durum böyleyken acaba yalnızlığımı azaltacak bir canlı mı edinsem dedim. İlk başta içimdeki hayvan sevgisini artık erkeklere göstermek yerine, gerçekten hak eden bir kedi veya köpek sahipleneyim diye düşündüm. Sonra köpeğin evde ve benim mobil hayatımın içinde bakımının zor olduğunu düşünüp kedi de karar kıldım. Gel gör ki bunu kiminle paylaşsam “fotoğraftaki tek eksik kedi” veya “cat lady olmak için çok erken” gibi yorumlar aldım. Zaten pasaklılığımdan dolayı endişelerim varken (saç yumaklarına bir de kedi tüyleri eklendi mi bizi kim nasıl paklar bilemiyorum artık) bu kararı biraz beklemeye aldım. Yoksa o minnoş için mama tası, minder bile beğendim.

sevgili

Canlılarla Yaşam 101 girişimini en alt adımdan başlatıp önce bir çiçek, bitki neyim alayım madem dedim. Hikayenin gelmek istediğim noktasına geliyorum, az sabır. Bunu da bugün annemle paylaştım. “İlk önce çiçek al, sonra koca alırsın” dedi. Hayır koca satılan bir şeydi de ben mi gözden kaçırdım diye düşünmedim değil.

Ama daha önemlisi ciddi anlamda daralan bir çemberde hissetmeye başladım kendimi. Sadece annemle geçen bu konuşma da değil, her gün en az 2-3 kere eş-sevgili-koca-partner her ne diyorsan bir sevdiceğin olmamasına, yalnız yapayalnız olmaya geliyor konu. Tamam ben de istiyorum tabii ki hayatı birisiyle paylaşmak ama şu anda da hayatım çok güzel!

Adettendir hayatımdaki güzellikleri bir sıralayayım; 28 yaşındayım, sevdiğim bir işim, sağlıklı bir vücudum, eğlendiğim güzel vakit geçirdiğim arkadaşlarım, harika bir ailem var. Kısaca gencim güzelim (!)

Vallahi bu Sex and City hallerinin bu kadar çabuk geleceğini beklemiyordum. En son yılbaşında, kendimi en yakın arkadaşımın yeni işe giren eşine, yeni iş ortamından nasiplenmek için müstakbel koca adayı brief’i verirken yakaladım. Ne zaman bu hale geldim ben yaa… Bu ara Kocan Kadar Konuş‘un 2. de çıktı di mi? Benim ilacım o ;)

bekar_kadinYine bir arkadaşımla bu konuyu konuşuyorum, ne kadar şaşırtıcı değil mi, beni aydınlatan bir şey paylaştı. Nostradamus gibi bir kâhinin gelip sana sen hiç evlenmeyeceksin, bu hayatı yalnız geçireceksin dese ne yaparsın. Bu olmayacak bir şey değil yani sonuçta. Ucunda bir ömür (ortalama 30 yaz tatili daha) mutsuz olmak, karaları bağlamak veya koy g.tüne diyip tadını çıkarmak var. Hangisini seçtiğimi biliyorsun değil mi? ;)

Haydar: Bir Başarı Hikayesi

agac_giydirme

Sabah erken uyanıp spor yapmak, bomba bir kahvaltıyla güne başlamak, İngilizce Almanca 1-2 yeni kelime öğrenmek, bloga yazı yazmak, 1-2 sektörel haber okumak, işleri toparlamak, arkadaşlarla buluşup yemek yemek, kahve içmek, meditasyon yapmak, papatya çayı eşliğinde yatakta kitap okumak, mis gibi uyumak ve benzer harika bir güne uyanmak… Hayalimdeki İstanbul ve kış planı buydu, ancak sabah erken kalkamamakla başlayan zincirleme bir gecikmeyle günlerim hiç de hayal ettiğim gibi geçmiyor. Derken bu sabah kendiliğimden sabah 6’da uyandım. Sağa döndüm sola döndüm uyuyamayınca bu beklediğim işaret diyerek zıpladım. Hala uykusuzluğun etkisiyle biraz sersem olduğum şu dakikalarda aklıma “Haydar” düştü.
altinoluk_sahil

Birkaç kez bahsetmiştim, yazı ailemin yanında Ege’de şirin, sakin ve huzurlu bir sahil kasabasında geçirdim diye.

sahil

Efendim, şimdi bizim evin biraz ilerisinde sahilde bir zeytin ağacı vardı. Bu ağacın adı “Haydar”. Bu ismin kaynağını bilmiyorum. Ama kışın azgın dalgalar ve fırtınalar etkisiyle Haydar’ın olduğu yer çöküyor ve ağaç kökünden çıkıyor. Bizim site yöneticimiz de getirip bu ağacı bizim evin önüne dikiyor. Başta benim annem babam ve öteberi komşularımız olmak üzere bu durumdan pek memnun olmuyorlar. Birincisi kurumuş “Haydar” hiç de estetik durmuyor, “enfes” deniz manzaralarına gölge düşürüyor. İkincisi ağaç demek sosyalleşmek demek, gündüz gölgesinden faydalanmaya, gece sırtını yaslamaya gelen insanların buluşma noktası olması ve haliyle gürültü patırtı, çekirdek çöpü getirmesinden endişe ediyorlar. Bu tatlı halleri yüzümde bir gülümsemeye neden olsa da bahçemize çocuk bezi çöpü bırakılan bir ülkede endişelerini anlıyorum. Neyse yöneticimiz sezon başında “tutmaz zaten” sökeriz oradan onu diyerek bizimkileri yatıştırıyor.

haydar

Gelgelelim Haydar yeni yerine tutunuyor. Dallanıyor, budaklanıyor, yeşilleniyor. Onun bu hayata tutunma şekli, onu istemeyenlere bir umut ışığı veriyor ve onu onurlandırmaya karar veriyorlar. Yarn bombing akımına kapılıp Haydar’ı bir güzel giydiriyorlar. Bu girişimin sahibi komşumuz üzerine de “bir motifte sen tak” yazarak tüm mahallenin kadınlarını güneşlenirken bile örgü örmeye motive ediyor ve sonunda bu manzara ortaya çıkıyor.

Hızlarını alamayan mahalleli gördüğünüz üzere etraftaki her şeyi giydiriyor.

yarn_bombing

Annem şimdiden önümüzdeki yıl için şemsiyesine motif çıkarıyor. Bu da çul çaputlarla dilek ağacına çevirdiği bizim bereketli ayva ağacımız.

evimiz

terlik_kopek

Bu arada bu ayakkabı terlikler ne derseniz; geçen sene doğduklarında, kardeşleri alınan ama ya dişiler ya da çirkinler diye bırakılan iki minnak köpeğimiz var(dı); Akça ve Bozca. Site sakinleri sahiplenip onlara baktılar, onlar da bizi sahiplenip korudular. Ama bebekken dışarda gördükleri ayakkabı terlik ne varsa topladıkları için, bahçesinde sokakta terlik ayakkabı teki bulan buraya koyuyor ki sahibi görüp alsın. Geçen yıl bu taşın üstü çok daha kalabalıktı, terliklere olan ilgileri azaldı ama hala devam ediyor. Ben dönmeden bir gün önce herkesi yasa boğan bir olay oldu. Akça’ya araba çarptı ve oracıkta hayatını kaybetti, Bozca da yalnız kaldı.

deniz

Evimizin önünü selfie merkezine çevirmiş olsa da sanırım Haydar bana da mahalleli kadınlarımıza olduğu gibi umut veriyor. Yeniden başlamak, hayata tutunmak, başarıya ulaşmakla ilgili umutsuzluğa düştüğümde aklıma köklerinden sökülen, kuruyan sonra da eskisinden daha güçlü kök salan Haydar geliyor.

spor

Kilo Verdikten Sonra Geriye Kalan Çatlak ve Deri Sarkması

mukemmel_vucut

Hemen hemen herkes de çatlak izi var. Evet üşenmedim taş gibi gözüken ünlülerin fotoğraflarına da baktım, onlarda da var! Kim Kardashian’cığımı saymıyorum zaten de Halle Berry’de, Angelina Jolie’de, Miranda Kerr’de & Scarlet Johanson’da bile varsa ben mi dert edeceğim yani :)

Kimisinin ergenlikte kalça ve meme bölgesinde yaşanan hızlı büyümeden, kimisinin hızla boy atması-kilo almasından miras kalıyor. Kadınlarda ise genellikle hamilelik döneminde göbek bölgesinin hızla genişlemesinden dolayı oluşuyor. Kilo alma döneminde kırmızı kırmızı olup, verdikçe rengi açılıyor. Çatlaklar oluştuktan sonra geçmesi oldukça zor! Hummalı bir çalışma gerektiriyor. Oluşma süresinden sonra ne kadar erken bir aşamada müdahale edilirse çözüm o kadar başarılı oluyor (diyorlar). Kilo veren birçok kişi için bu izler, başarısının bir imzası aslında! Bende çok fazla çatlak yok, renkleri açılmaya başladı, ama çok dert etmiyorum açıkçası.

Asıl korkum deri sarkması! Onunla bu kadar barışık olabilir miyim emin değilim.. Deri sarkmaları da çatlaklar gibi cildin esnekliği ile alakalı. Derimiz biz ne kadar kilo alırsak o kadar genişliyor, kilo verdikçe ise aynı hızda toparlayamayabiliyor. Kimi uzmanlara göre yavaş kilo vermek bu durumu bir nebze olsa hafifletiyor, ama bu konuda da hem fikir değiller. 50+ kilo veren birisi için, ne kadar yavaş verirse versin deri sarkması kaçınılmaz gibi gözüküyor. Aşağıdaki videoda 88 kg veren Simone Anderson‘ı toparlama ameliyatı öncesi görebilirsiniz.

Paleo Parents‘ın maması Stacy cesurca durumu ortaya koymuş aslında! 3 çocuk ve -65 kilodan sonra tablo bu şekilde:

deri_sarkması

Deri sarkmasında genetik, yaş ve verilen kilo miktarı en önemli etkenler. Beni de kilo verdikçe sardı korkular, acaba sarkma olur mu diye. Bu işi ameliyat ile de çözüyorlar ama şimdilik kendimce dikkat ettiğim şeyler;

  1. Protein ağırlıklı ve sağlıklı beslenme: Paleo bu konuyu hallediyor zaten
  2. Su: Nem demek su demek. 2 kere 2 = SU İÇ !
  3. Spor: İç bacak, meme ve karın benim en sarkmaya müsait yerlerim. Bacak için kardiyo sonrası squat yapıyorum şimdilik. İstanbul’a dönünce tekrar Essporto yolları.
  4. Nemlendirme: Cildin elastik olması için kuru olmaması lazım. Ben pek krem kullanabilen bir tip değilim, zaten cildim de kusuyor. Ama banyodan çıkmadan güzelce bebek yağına bulanıyorum.
  5. Masaj: Duşta fırça-kese ile bütün vücudumu ovalıyorum. Sonra üst maddede bahsettiğim gibi bebek yağı sürüyorum. Duştan sonrası için de bir tane Eda Taşpınar at kılı fırçalarından edindim. Bir şarkı boyunca 2-4 dk vücudumu fırçalıyorum.

Sizce yapılabilecek başka bir şey var mı? Eklemek istediğiniz, öneriniz varsa duymayı çok isterim ;)

Detoks – Kabak Çorbası Tarifi

kabak_corbasi_tarifi

Aç kalmadan, vücudunu biraz dinlendirmek isteyenler için harika bir seçim; kabak çorbası! 

Detoks bana biraz sert bir kavram gibi gelse de biraz motive olmak için bir şans vermek istedim, iyi ki de yapmışım. Bu gazla her an juico‘yu da deneyebilirim :)

Detoksun temeli belirli bir süre sıvı tüketerek sindirim sistemini rahatlatmak aslında. Benim uyguladığım çok tini-mini, sadece 1 günlüktü ama bana çok iyi geldi. Öncesi ve sonrasında tartılmadığım için kaç kilo verdiğimi bilmiyorum ama gerçekten hafiflemiş hissettim!detoks_corbasi

Kışın karnabahar, yazın kabak benim için mucize sebzeler zaten. Kabakla yapılan bir başka enfes yemek zoodle‘ı merak edenler tarifini burada bulabilir, hem de bolonez soslu..

Malzemeler:

  • 600 ml su
  • 600 ml (light) süt
  • 3 adet kabak
  • 1 yemek kaşığı zeytinyağı
  • Dereotu
  • Tuz- karabiber

Hazırlanışı:

  1. Kabakları rendele
  2. Su ve süt ile birlikte haşla
  3. Tüm malzemeleri ekleyip blendırdan geçir
  4. Ta-da!

Gün boyu acıktıkça bu çorba içiliyor, istersen protein desteği olarak sabah haşlanmış 2 yumurta çakabilirsin.

Yapan olursa kesin beni haberdar etsin ;)

Mutluluk Hapları: Antidepresanlar

antidepresan

Ülke olarak geçirdiğimiz şu zor günlerin, antidepresanlarla olan kısa geçmişimi paylaşmak için doğru bir zaman olduğunu hissettim.

Tabii ki burada konuştuğumuz kilo aldım, kilo verdim hikayeleri bugün insanların acıları ile karşılaştırılacak şey değil. Ne kadar yazıp çizersek giden gidiyor, ve ateş düştüğü yeri yakıyor… Ankara’da sevdiği birisini kaybeden birisinin acısını anlıyorum dersem, pek de doğru söylüyor olmam. Ama olanlar karşısında, verilen tepkiler karşısındaki öfkeyi, haksızlık hissini ve gelecek konusundaki endişeyi sonuna kadar anlıyor ve paylaşıyorum. Bir kişinin bile işine yararsa anlattıklarım, benim için görev tamamlanmış olur.

Üniversitedeki iki ev (daha önemlisi can) arkadaşımın da psikoloji bölümünde olduğundan daha önce bahsetmişimdir. Zaten evde uzun uzun bu konularda konuşmalarımız oluyordu. Hepimizi kişisel farkındalığı yüksek insanlar olarak tanımlayabiliriz. Yine de aldığım nadide psikoloji dersiyle birlikte stresin vücuda etkileri tokat gibi yüzüme çarptı. Çünkü şen kahkahalarıma rağmen bütün dişlerimde gece sıkmalarından kaynaklanan çatlaklar, reglimde de fiziksel hiç bir nedeni bulunamayan 3 ayda 1’e kadar sarkmalar vardı. Kilo ile olan inişli çıkışlı ilişkimin ise iştahtan çok psikoloji ile alakalı olduğuna adım kadar emindim (kimin değil ki). Sonrasında ev arkadaşlarım aracılığıyla Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi (BÜPAM)‘da öğrencilere bir indirim olduğunu öğrendim ve burada terapiye başladım. Yaklaşık 1-1,5 yıl süren bu terapiler hayatım boyunca verdiğim en doğru kararlardan bir tanesiydi. Hatta maddi olarak imkanı olan herkesin düzenli terapiye gitmesi gibi bir de tezim var. Ciddi anlamda bir fayda sağlamış olsam da davranışsal düzeyde alışkanlıklarım ve hissiyatım ne yazık ki aynı hızda iyileşmedi. Biz de psikoloğumla ilaç desteğine karar verdik. O dönemde yine Boğaziçi’nin revirinde bulunan bir psikiyatrist ile görüştüm. (Evet okulun etinden sütünden faydalandığım doğrudur). Benim anxiety disorderım varmış, mükemmelliyetçiymişim bi de regl olamıyorum dediğimde, ki o zaman 38 beden balık etli bir hatunum, sana Prozac verelim bir taşla iki kuş vurmuş oluruz, kilo da verirsin diyerek Prozac yazdı. Ben haftalarca buna takıldım, çünkü kilo vermek gibi bir taleple gitmedim oraya, bu kadar mı şişkoyum ben de adam beni görüp zayıflamam gerektiğini düşünüyor diye karalar bağladım. Tamam normal doktorların hödüklüğünü biliriz, regl olamıyorum dediğimde ultrasonla bile bakmadan kilo ver gel diyenleri gördük de, bu adamın işi insan psikolojisi, el insaf ya. Neyse, tam hatırlayamadığım bir nedenden Prozac bana dokundu, kilo filan da verdirmedi zaten(!), doktorumuz beni Efexor‘a geçirdi. Yıl 2010 ve Efexor ile 5 yıllık ilişkimiz başladı.

mutluluk_hapları

Arada bir dönem Amerika’ya gittim-geldim, ve döndüğümde indirimli de olsa hem terapileri karşılayabilecek durumda değildim hem de önceliğim kişisel gelişimimden kariyer gelişimine kaymıştı. Efexor’un reçetesiz satılması ve ben de oluşan anti-psikiyatrist etkisi ile tıpış tıpış eczaneye gidip her ay bir kutu mutluluk hapımı alıp oturdum. Bir kere kendi kendime bırakmaya yeltenip (cehalet işte), dünyayı tersten de gördüm (merak edenler kutsal bilgi kaynağından detayları öğrenebilir). Kendisi en zor bırakılan antidepresan ünvanına da sahipmiş, evet hala birilerinin kulaklarını çınlatıyorum (!) Bir ara beni aptallaştırdığını hissetsem de aptallık mutluluktur diyerek 2012’den beri hiç bırakmaya bile yeltenmedim.

Ta ki bu yıla kadar. 2015 Eylül ayında artık tamam dedim, ve ilk adımı atıp bir psikiyatr ile görüştüm. Ne kadar ilginçtir ki bırakmak için de ilk önce Prozac’a geçiş yaptık, çünkü çat diye bırakılamıyormuş! Ama 5 yıl, aynı ilacı kullanmak için çok uzun bir süreymiş! Ortalama 2 yılda bırakmak ya da değiştirmek gerekiyomuş. Tabii her şeyde olduğu gibi kişiye göre bu durumlar da değişiyordur. 2-3 ay azaltarak Prozac ile devam edip sonra özgürlüğüme kavuşuyorum.

psikolojik_destek

Yalan yok, baştan korktum; evde terör estiririm, arkadaşlarıma karşı kırıcı olurum diye. Herkesi de uyardım, bana karşı biraz toleranslı olun durum böyle böyle diye. Ama fena gitmiyor, tahmin ettiğimden çok daha iyi hatta.

Çevremde bazı insanlar var ki, antidepresan kullandığınızı öğrendiğinde size bakış açıları tamamen değişiyor. Herhalde günümüzde psikolojik rahatsızlıkları delilik ile karıştıran pek kimse yoktur diye ümit ediyorum. Bu tepkiler belki dışarıdan çok “normal” gözüktüğün için veya kolayı seçtiğin düşünüldüğü için veriliyor gibi geliyor. Bilmiyorum. Ama benim beynim daha az mutluluk hormonu salgılıyorsa, ben daha kolay mutsuz oluyorsam, hayattaki minnacık olumsuzluklar kocaman kocaman olup bana rahat vermiyorsa napıyım. Negatife meylim var işte. Bütün bunların ne kadar gereksiz olduğunun, ne kadar şanslı olduğumun filan da farkındayım ama “öyle yapma” diyince sihirli değnek değmiyor, bakış açın değişmiyor. Ama bunca yıllık kimyasalın kesinlikle bir etkisi oluyor :)

serotoninToparlamak gerekirse, antidepresanlar da tıpkı tiroit veya şeker hapları gibi tedavi amaçlı kullanılması gereken İLAÇLAR. Güçlü olucam, bunun da üstesinden gelicem filan diye kasmaya gerek yok, kullanılması gerekiyorsa kullanılmalı. Misyonunu tamamladığında da bırakılmalı. Sadece doktorunuzdan, doktorunuzun yaklaşımından ve ilacınızın sizin için doğru olduğundan emin olun.

PS: Eğer depresyonun en karanlık kuyularında hareket edemeyecek durumda değilseniz, düzenli spor yapmanın da serotonin (nam-ı diğer mutluluk hormonu) salgılamadaki etkisinin kanıtlanmış olduğunu hatırlatmak ister, bir şans verin derim ;)

Oyunun adı İSTİKRAR!

zayiflama

İtalya’da çantamı ve telefonumu çaldırıp, 1 hafta yelken gezisini de yapıp (yelken yaptım diyemiyorum, kaptan kontenjanından benimki daha çok mavi turdu) kürkçü dükkanına geri döndüm.
Tabii hemen geçmişi değerlendirmeler başlıyor. Geri dönüp baktığımda anlıyorum ki bu iki tatili kafamda çok büyütmüşüm, baya baya şartlanmışım yıl boyunca, kendime zaman koymuşum, Eylül’e kadar şu kadar kilo zayıflamak, bu beden elbise giymek diye. Olmayınca da tutuşup sapıtmışım. Hala google aramalarında “haftada 5 kilo, ayda 20 kilo” aramalarım çıkıyor. Şuursuz manyak… senin bütün olayın bunlardan kurtulmak; kendinle, vücudunla barışmak değil miydi?

motivasyon

Neyse hatasız kul olmaz diyerek, kendimizi affediyor ve yeni sayfalar açıyoruz. Zaten devam eden sayfalardan çok yeni sayfalarla karşınızdayım; bkz. Neden kilo vermeliyim konusunda her şeyi geçtim; fiziksel güzellikler, sağlık için önemi, şık ciciler etc… Yaa bir insanın 15 yıldır to-do listinin tepesinde bir şey bekler mi? Her yılbaşı, her doğum günü, her hıdırıllezde gözleri yumup, için titreyerek aynı şey istenir mi? 15 yıldır beynini sinsi sinsi yiyen, yapılmayı bekleyen bir şey varken nasıl mutlu mesut hayatına devam edebilirsin? Ya bu görevi iptal edeceksin, ben böyle tombilik mutluyum arkadaş diyeceksin ya da harekete geçeceksin cicim.

Çuvaldızı kendime batıracak olursam bu başarısızlığın nedeninin İRADESİZLİK olduğunu düşünmüyorum. Hayatımda irademi hatta yer yer inadımı ortaya koyduğum birçok örnek var. Ama belki biraz istikrarsızlık olabilir :) Dengesiz bir İkizler olduğum doğrudur.

istikrar

Şu açıdan da düşünüyorum; paleo belki kilo vermem için değil ama sonrasında sağlıklı bir hayat sürdürmem için daha doğru bir yoldur. Bu konuda da esneklikler göstermeye hazırım. Şu aralar araştırdığım konulardan birisi de bu. Diyetisyen olayı ben de geri tepiyor genelde, o yüzden pek gitme taraftarı değilim. Ama kafamda deli sorularla, psikolojik bir destek almam gerektiği kesin! Çok sevdiğim bir arkadaşımın dediği ve çok da doğru bulduğum bir şey var, ki kendisi de sağlıkla 30 kilo verdi: İster Dukan-Karatay yap, ister kalori say, ister medyatik bir diyetisyene git veya paleo yap; önemli olan istikrar. Hepsiyle kilo verirsin, hiçbiri mucize sunmuyor, asıl mucize sadece SENSİN.

Mükemmel olmadığım ortada, olmaya da çok niyetim yok… İyi günlerim ve kötu günlerim oldu. Ama dün ne olduğu önemli değil, bugün uyandım ve tekrar denemeye hazırım. Oyunun adı İSTİKRAR!

Sonbahar, En Sevdiğim…

sonbahar

Ağustos’un da sonuna geldik, hoş geldin sonbahar! Mevsim geçişleri benim için hep problem olmuştur. Yeni kıyafetler almalı mıyım, alacaksam hangi bedende almalıyım? Şimdi içine girebildiğim mi yoksa gelecekte içine girmeyi umut ettiklerim mi alınmalı?

sonbahar_moda

fashionlady.in’de n alıntıdır

Kendimi bildim bileli S’dan XL’a kadar her beden kıyafet dolabımda bulunuyor. Üniversitede olayı iyice abartmıştım 2 tane 3 kapılı dolabım vardı ve yine de eşyaları sığdıramıyordum.  Şimdi biraz daha minimalist yaşamaya çalışıp pılı pırtıyı azaltıyorum ama yine de insanın kıyamadığı zımbırtıları veya vazgeçemediği umutları oluyor.  Sanırım benim gibi uzun yıllardır tombilik olan herkesin dolabı böyledir.

Bir de üzerine Amerika’daki exchange’den arkadaşlarımın İtalya’da yapılacak düğünü eklendi, tam bir kaos başladı. Bu arada 11 Eylül’de Imola’ya düğüne oradan da Rimini’ye tatile gidiyorum. Bununla da yetinmeyip dönünce bayramda yelkene gidiyoruz. Sevgili ex ev arkadaşımla yıllardır hayalini kurduğumuz geziyi sonunda süper bir ekiple gerçekleştiriyoruz. Bir yıldız yelken eğitimini bile tamamlayamamış ben, 1 hafta seyirde ne halt edeceğim bakalım! 1 hafta Ege’de Türkiye-Yunanistan arası takılıcaz, yanlış anlaşılma olmasın mavi tur değil yani, biz kullanıyoruz teknemizi :) Bütün yaz yanmamayı başarıp muhtemelen sonunda zenci gibi döneceğim.

yelken

Neyse efendim işte böyle “zorlu” kararların arasındayım. Düğüne kıyafet alsam mı, yeni hırka, tayt, mayo (hala bikini değil!), don, sütyen alsam mı? XL mı M mi alsam? Fall da oldum olası en sevdiğim sezon olmuştur. Ama ayakkabı alınca, çanta da almak lazım. Bu arada yarın babamın kemoterapi tedavisi başlıyor. Dün sabaha kadar uyuyamama sebebim yine tüm “ihtişamımla” karşıladığım yeni sezon mu yoksa hayatımızdaki bu yeni dönem mi acaba? Kim bilir..

Yeni bir misafirimiz var; kanser!

yaz

Bir süredir sesimin soluğumun çıkmadığının farkındayım. Ama ailecek hayatımızın biraz olağanüstü bir döneminden geçiyoruz. En kısa zamanda kendisinden kurtulmayı planladığımız çok yeni, istenmeyen bir misafirimiz var.

kucukkuyu

 

Bilenler bilir ailem Ege’nin küçük ve tatlı bir beldesi olan Küçükkuyu’ya yerleşti. Ben de evden çalışıyorken bu yazı onların yanında geçirmeye karar verdim. Ohh mis! Ara sıra toplantı vs için İstanbul’a gidip yine buraya geliyorum. Çatıyı kendime ofis yaptım, ara verip anne-baba-kardeş kahve içip, Ege’nin serin sularında serinleyip işe dönüyorum.

Neyse efendim Haziran dolaylarında, annem çok sancılı bir ağrı yaşadı ve ardından şiddetli, çıldırtıcı bir kaşıntı takip etti. Doktora gittiğinde ilk başta stresten dolayı olabileceğini düşündüler (bu dönemde annem altınlarını kaybetti, daha doğrusu nerede olduğunu hatırlamıyor. Çok da bir şey yok ama 1-2 parça bize sakladığı hatıra olduğu için çok üzüldü) Sonra tahliller gösterdi ki normalde 10-30 arasında olması gereken karaciğer enzimleri annemde 900’lerde ve vücudunda tiroit diye bir şey kalmamış. Tahlili bile annemin isteğiyle yapan doktor, ultrasonla filan bakmamış. Neyse ilaçlara başladı ama kaşıntıda azalma olmadı. Sonra bu civardaki başka bir hastaneye (Körfez Hastanesi) gittiler. Doktor safra kesesinde taş olabileceğini söylemiş ama çekilen ultrasonda taş çıkmadı. Sonra arayıp, ultrasonda hata yapıldığını söylediler ve tekrar ultrason çekildi falan filan. Kısaca tam bir yılan hikâyesine döndü. Baktılar bu iş böyle olmayacak ameliyat olabileceğini de düşünerek Bursa’ya doktora gitmeye karar verdiler. Safra kesesinde taş olduğu ve tiroitlerin bitik olduğu anlaşıldı. Ama değerleri toparlıyordu ve ameliyatın aciliyeti olmadığın söyledi doktor.

Bu arada Ramazan geldi, hoş geldi. Benim bu konuda durumlar karışık olsa da aile evinde Ramazan’ın geldiği hissedilir. Özellikle babam çok inançlıdır ve son yıllarda Müslümanlığın gerektirdiklerini olabildiğince yerine getirmeye çalışıyor. Hava sıcak, adam by-pass’lı, günler uzun, bir sürü ilaç kullanıyor… Oruç tutmasına tabii ki tepki gösteriyoruz ama o iyi olduğunu söylüyor. Neyse, 1. haftanın sonu gibi sol tarafında hafif bir güç kaybı olduğundan bahsetti. Tabii biz hemen oruçla ilgili olduğunu düşünüp yüklendik, tutmaman lazım senin, sağlık bu, keyfinden mi diye. Ama tek bir tarafta olması da ilginç geldi. 1-2 gün daha geçti, şikayeti devam ediyordu ama bayramdan önce doktora gitmek istemiyordu, tabii bir de annemin olaylardan sonra buradaki doktorlara olan güvenimizde iyice zedelendi. En son baba doktora gitmezsen ambulans çağırıcam dedim.

Neyse ertesi gün Nöroloji‘ye gittiler ve doktor beynin ön tarafında 1cm’lik bir kitle olduğunu, 2 cm çapında ödem yaptığını bunun da sol tarafı etkilediğinin ama çok önemli gözükmediğini, yine de ilaçlı MR çekilmeden bırakamayacağını söyledi. MR’da arka tarafta da küçük bir parça çıktı ve doktor bunun metastaza benzediğini, bu sefer buralarda vakit kaybetmeden bir an önce bir üniversite hastanesine gitmemiz gerektiğini söyledi.

O günü size tarif edebilmem mümkün değil! Annem bunu telefonda söyledi ve sadece çöktüm. Olduğum yere çöktüm. METASTAZ! Hiçbir şeyi olmayan babamda! Biz sinir sıkışması veya oruçtan dolayı bir şey olduğunu düşünüyorken, vücudun bir yerinde kanser vardı, ve o kadar son aşamadaydı ki metastaz yapmıştı. Burada detaylara giremeyeceğim ama kısaca o gün aile boyu gözyaşları sel aldı gitti, bittik, çöktük, tükendik…

metastaz

exstreamist.com’dan alıntıdır

Sağ olsun Bursa’daki akrabalarımız hemen gerekli doktorlardan randevuları aldı, her şeyi organize etti, ertesi gün hemen Bursa’ya gittiler. Bu arada biz biraz kendimizi toplayınca buradaki (Edremit Körfez Hastanesi) doktora nasıl sövüyoruz. Nasıl metastaz olabilir? Bu adam kanser olabilir mi? Babam da kahvaltıda öğlen yemeğini, öğlen akşam yemeğini düşünen bir adam. Hiçbir ağrısı, sancısı yok. Belki sadece beyinde olan bir tümör, hiç patoloji testi yapılmadan nasıl metastaz denir filan adama sayıyoruz kısaca.

Bursa’da ilk önce akciğerlere bakıldı. Çünkü beyne metastaz yapma riski en yüksek olan yer akciğer oluyormuş. Tertemiz çıktı. Ama ödem çok hızlı büyüdüğü için sol taraftaki güçsüzlük arttı. Bu yüzden ilk önce ödem söktürücü kullanıp sonra beyindeki tümörün alınmasına karar verildi. Beyin ameliyatını gerçekleştiren doktor çok başarılıydı. Ertesi gün hiç ameliyat olmamış gibiydi, yara izini görmeden kimse ameliyat olduğunu bile anlamadı. Neyse, ameliyatın ertesi günü tüm vücut PET film çekildi, bir taraftan da alınan parça patolojiye gitti ve araya bayram girdi.

Bayram sonrası doktora gittiğimizde öğrendik ki bu beyindeki tümör METASTAZmış! Hatta doktor bunu ameliyattan sonra da akrabalarımıza söylemiş ama bayramda kafamız rahat olsun diye bize söylememişler. Ama öğrendiğimiz en önemli şey metastaz illa kanserin son evresinde olmuyormuş. Ana damara yakın bir yerde olduğunda beyine çok daha erken atabiliyormuş. Pet film sonuçlarına göre mide ve akciğerde kitleler çıktı. Emin olmak için her yere bakıldı; karaciğer, bağırsak, prostat… Akciğer yine temiz çıktı ama midede ülsere benzeyen, hoş olmayan bir yara ve 1 cm’lik kitle bulundu. Bu arada da babam 10 gün beyindeki arkadaki minik kitleye -boyutu mercimek kadar- radyoterapi aldı. Şu anda en olası teori primerin midede olduğu ve beyne metastaz yaptığı. Onkolji doktorumuz ise şimdiye kadar 10 binlerce vaka gördüğünü ama mideden beyne atan bir kanser görmediğini söyledi. En son emin olmak için mideden alınan parça ile beyinden alınan parça karşılaştırılıyor. Bu hafta onun sonuçlarını bekliyoruz. Ona göre bir kemoterapi planı çıkacak.kanser

biooncology.com’dan alıntıdır

Mide kanserini ilk aşamalarında keşfetmek çok zormuş, hem belirti vermiyormuş hem de belirtileri ülser vb rahatsızlıklarla karıştırılıyormuş. İlginç olan babamın midesinden hiçbir şikayeti yok! Belki de beyne atmasa çok uzun bir süre anlaşılmayacaktı.

Ve son nokta doktorun tavsiyesi bol protein, kırmızı et tüketmesi ve şeker-tatlı gıdaları kısıtlaması. Kısaca paleo beslenmesini tavsiye etti. Babam tam bir hamur işi canavarı, eti çok sevmez ama nasıl olduysa gutu da var. Ona rağmen doktor “boşver gutu, et ye, sonra çakarsın kolşini” dedi! Gut filan umurlarında değil yani. Bu arada tavuk yerine balık ve kırmızı eti özellikle tavsiye etti, neden bilmiyorum!?

i love you daddy

PS: Bu arada metastaz lafını ilk duyduğumuzda böyle pattadak mı söylenir, patoloji raporu olmadan nasıl da anlamışlar hemen gibi sövmüş olsak da aslında ıvır zıvırla vakit kaybetmeden, kansere karşı savaşta en önemli silah olan erken teşhisi bize sağlayan Körfez Hastanesi’ndeki Nöroloji doktoru Nevzat Bey’e bir teşekkür borcumuz var sanırım.